8 Haziran 2016 Çarşamba

Yollardan ve Dağlardan Sonra
   Baharın takvimde gelmesinin üstünden epey geçti ve ben bu yazıyı, soğuktan kaskatı olmuş karların ve yer yer açılmaya başlayan toprağın üstüne yağan, yumuşacık karlara bakarken yazıyorum. Kim inanır şimdi buna? Bahar günü kar yağıyor işte gözümün önünde. Ben buralara gelmeden inanmazdım. İyi ki geldim, iyi ki gördüm, iyi ki inandım.



     Şimdi asıl soru, ben buralara nasıl geldim? Bilmeyenler için süreçten biraz bahsetmek istiyorum: Kpss denen ömür çürütücü sınavda belli bir kişinin arasına girmeyi başardıktan sonra sancılı bir tercih dönemine giriyorsunuz. Açılan yüzlerce okul arasından 40 tanesini bilmem kaç faktöre dayanarak seçip yazıyorsunuz. Sonra üstüne beklemeye başlıyorsunuz. Sonuçlar açıklanır açıklanmaz, yüksek ihtimalle daha önce hiç gitmediğiniz ve atanmasanız da hiç gitmeyeceğiniz bir yere bilet aramaya başlıyorsunuz. Ancak çok hızlı olmanız lazım, biletler öyle hızlı tükeniyor ki! Çünkü sonra benim gibi uçak bileti bulamayıp otobüs biletine kalıyorsunuz. Sonuçların açıklanmasından 2 yahut 3 gün sonra apar topar yola çıkıyorsunuz, zira kayıtlar hemen başlıyor. Evet, bir anda bulduk mu kendimizi başımıza nelerin ve kimlerin geleceğini bilmediğimiz tatlı bir serüvenin içinde. Yanımızda annemiz; ancak biz cam kenarındayız yolculuğun esas karakteri olarak. Koca otobüsü gencecik onlarca öğretmen ve onların annesi babasıyla paylaşıyoruz. Yolculuğum böyle başlıyor.
     Yollardan geçiyoruz, evlerden, dağlardan, derelerden, keçilerden, çobanlardan, bomboş tarlalardan,
 dumanı tüten ve tütmeyen bacalardan, bizim gittiğimiz yönün tersine giden Suriyelilerden, 
jandarmalardan, polislerden, asker uğurlamalarından, gözü yaşlı analardan ve bir kamyonetin 
arkasından giden davullu zılgıtlı konvoylardan. Gittikçe gidiyoruz, ben bunları tek tek gördükçe
 kendime geliyorum. Daha doğrusu kendimi buluyorum ve anlıyorum daha da bulacağım. Aklıma
 bir dize oturuyor, bir türlü kıpırdamıyor yerinden. Ömrümün sonuna kadar da orada kalacak hep, 
biliyorum: Tanrım siz şu uzun Anadolu'yu / Çocukluk günlerinizde mi yarattınız?
     Uzun Anadolu’dan, upuzun dağlardan ve yollardan geçip varıyoruz yol arkadaşımla küçük bir ilçenin küçük ilçesine. Artık daha iyi anlıyorum Edgü’nün satırlarını, satır aralarını. Yaralı Zaman’da cevap istemediği bir soru soruyordu: Bilmez misin ki bu dağların ağaçları kayalardır. Yüzü Van gölüne dönük, sırtı kayalara yaslı kenti bu cümleyle hatırlayacağım hep, nasıl vardıysam öyle hatırlayacağım.
     Böyle varışlar hep sabaha karşı mı olur yoksa bana mı hep böylesi denk gelir bilemiyorum; ancak gün daha ağarmadan ilçe merkezinde oluyoruz. Erkek egemen çarşının, erkek egemen sokaklarında daha hiçbir hareketlilik yok. Tabi ben çok sonra fark edeceğim burada dünyanın erkeklere ait olduğunu ve dışardan gelen birinin ayan beyan fark edildiğini. Aylardan eylül, havalar burada soğumaya başlayalı çok olmuş. Gün içinde neredeyse sandalyeleri yola kadar taşan ve o sandalyelerde oturan, gözleriyle gelen geçeni izlemeyi görev edinmiş erkek kalabalığı yüzünden kadınların önünden geçmeye bile zor katlandığı kahvehanede oturup kahvaltımızı yapıyoruz. Elbette ben bu gerçeği de sonradan öğreniyorum. (Sosyal dinamiği radikalce delebilmiş olmanın huzurunu halen hissederim.)
     Saatlerce yolculuk ve eğreti ilk sabahın ardından resmi işlemleri tamamlıyoruz. Birkaç yılımın geçeceği şehre gelmem böyle oluyor. Öyle birkaç yıl değil, bundan sonraki hayatımın tüm taşlarını yerinden oynatacak bir zaman dilimi bu. Kim tekrar eski benliğinde kalabilir kendine açılan minicik eller karşısında? Bu hislerimi nasıl kelimelere dökebilirim bilmiyorum. Kalpleri öyle çekingen, yürekleri öyle utangaç ki bu çocukların… Sizden tek istedikleri, onları görmeniz. Siz onları göreceksiniz ama onlar hiç bakamayacak size. 8 ay olacak yakında hepsiyle tanışalı; ancak hala zorla baktırıyorum gözlerime.
     Tüm öğrencilik yıllarımdan, sıralardan, sınavlardan sonra buraya, adını 23 yaşında duyduğum bu ilçeye gelirken, ilk dönem biterken size korkarak, “Öğretmenim ikinci dönem gidecek misiniz?” diye soran çocukların bu koşulsuz sevgisini hayal edebilir miydim? Üzerinde “Ne olur bizi bırakmayın.” yazan notlar bulacağımı bilebilir miydim çantamda? Ne olur Kürtçe bir cümle söyleyin diye yalvaran, yarım yamalak cümlemi duyunca zevkten kocaman kocaman gülen bu yüzleri nerden bilecektim buraya gelirken? O gün üstüme başıma, saçıma hiç bakmadan evden çıksam da “Öğretmenim bugün çok güzelsiniz!” diye usanmadan sıkılmadan güzel şeyler söyleyen bu esmer çocukları hayatımın birkaç yılı diye nasıl geçiştireyim?
     Sevginin gücünü bilmek ile anlamak bambaşka şeyler. Herkes farklı yollarla deneyimler bunu, daha doğrusu hayatta şanslı olanlar anlar yalnızca sevginin gücünü. Yalnızca şanslı olanlar dokunabilir sevgiye diye düşünüyorum. Ben de bir ucundan şansı yakalayıp sevgiyi çocuklarımın gözünde buldum. Hatta daha da şanslı olup başka bir dilde sevgimi söylemeyi öğrendim: Ez te hezdıkım. Korkmayın söylemekten. Ben her gün söylüyorum, tam yüz tane ez te hezdıkim(seni seviyorum) geri dönüyor.
     Sevgiyle.


Not: Süphan Dağı’nın bir avantajı olarak Van Gölü manzaramız. Hepimizden hepinize bin selam!