Yollardan ve Dağlardan Sonra
Baharın takvimde gelmesinin üstünden epey
geçti ve ben bu yazıyı, soğuktan kaskatı olmuş karların ve yer yer açılmaya
başlayan toprağın üstüne yağan, yumuşacık karlara bakarken yazıyorum. Kim
inanır şimdi buna? Bahar günü kar yağıyor işte gözümün önünde. Ben buralara
gelmeden inanmazdım. İyi ki geldim, iyi ki gördüm, iyi ki inandım.

Şimdi asıl soru, ben buralara
nasıl geldim? Bilmeyenler için süreçten biraz bahsetmek istiyorum: Kpss denen
ömür çürütücü sınavda belli bir kişinin arasına girmeyi başardıktan sonra
sancılı bir tercih dönemine giriyorsunuz. Açılan yüzlerce okul arasından 40
tanesini bilmem kaç faktöre dayanarak seçip yazıyorsunuz. Sonra üstüne
beklemeye başlıyorsunuz. Sonuçlar açıklanır açıklanmaz, yüksek ihtimalle daha
önce hiç gitmediğiniz ve atanmasanız da hiç gitmeyeceğiniz bir yere bilet
aramaya başlıyorsunuz. Ancak çok hızlı olmanız lazım, biletler öyle hızlı
tükeniyor ki! Çünkü sonra benim gibi uçak bileti bulamayıp otobüs biletine
kalıyorsunuz. Sonuçların açıklanmasından 2 yahut 3 gün sonra apar topar yola
çıkıyorsunuz, zira kayıtlar hemen başlıyor. Evet, bir anda bulduk mu kendimizi
başımıza nelerin ve kimlerin geleceğini bilmediğimiz tatlı bir serüvenin
içinde. Yanımızda annemiz; ancak biz cam kenarındayız yolculuğun esas karakteri
olarak. Koca otobüsü gencecik onlarca öğretmen ve onların annesi babasıyla
paylaşıyoruz. Yolculuğum böyle başlıyor.
Yollardan geçiyoruz, evlerden, dağlardan, derelerden, keçilerden, çobanlardan, bomboş tarlalardan,
dumanı tüten ve tütmeyen bacalardan, bizim gittiğimiz yönün tersine giden Suriyelilerden,
jandarmalardan, polislerden, asker uğurlamalarından, gözü yaşlı analardan ve bir kamyonetin
arkasından giden davullu zılgıtlı konvoylardan. Gittikçe gidiyoruz, ben bunları tek tek gördükçe
kendime geliyorum. Daha doğrusu kendimi buluyorum ve anlıyorum daha da bulacağım. Aklıma
bir dize oturuyor, bir türlü kıpırdamıyor yerinden. Ömrümün sonuna kadar da orada kalacak hep,
biliyorum: Tanrım siz şu uzun Anadolu'yu / Çocukluk günlerinizde mi yarattınız?
Uzun Anadolu’dan, upuzun dağlardan ve
yollardan geçip varıyoruz yol arkadaşımla küçük bir ilçenin küçük ilçesine. Artık
daha iyi anlıyorum Edgü’nün satırlarını, satır aralarını. Yaralı Zaman’da cevap istemediği bir soru soruyordu: Bilmez misin ki bu dağların ağaçları
kayalardır. Yüzü Van gölüne dönük, sırtı kayalara yaslı kenti bu cümleyle
hatırlayacağım hep, nasıl vardıysam öyle hatırlayacağım.
Böyle varışlar hep sabaha karşı mı olur
yoksa bana mı hep böylesi denk gelir bilemiyorum; ancak gün daha ağarmadan ilçe
merkezinde oluyoruz. Erkek egemen çarşının, erkek egemen sokaklarında daha
hiçbir hareketlilik yok. Tabi ben çok sonra fark edeceğim burada dünyanın
erkeklere ait olduğunu ve dışardan gelen birinin ayan beyan fark edildiğini.
Aylardan eylül, havalar burada soğumaya başlayalı çok olmuş. Gün içinde
neredeyse sandalyeleri yola kadar taşan ve o sandalyelerde oturan, gözleriyle
gelen geçeni izlemeyi görev edinmiş erkek kalabalığı yüzünden kadınların
önünden geçmeye bile zor katlandığı kahvehanede oturup kahvaltımızı yapıyoruz.
Elbette ben bu gerçeği de sonradan öğreniyorum. (Sosyal dinamiği radikalce
delebilmiş olmanın huzurunu halen hissederim.)
Saatlerce yolculuk ve eğreti ilk sabahın
ardından resmi işlemleri tamamlıyoruz. Birkaç yılımın geçeceği şehre gelmem
böyle oluyor. Öyle birkaç yıl değil, bundan sonraki hayatımın tüm taşlarını
yerinden oynatacak bir zaman dilimi bu. Kim tekrar eski benliğinde kalabilir
kendine açılan minicik eller karşısında? Bu hislerimi nasıl kelimelere
dökebilirim bilmiyorum. Kalpleri öyle çekingen, yürekleri öyle utangaç ki bu
çocukların… Sizden tek istedikleri, onları görmeniz. Siz onları göreceksiniz
ama onlar hiç bakamayacak size. 8 ay olacak yakında hepsiyle tanışalı; ancak
hala zorla baktırıyorum gözlerime.
Tüm öğrencilik yıllarımdan, sıralardan,
sınavlardan sonra buraya, adını 23 yaşında duyduğum bu ilçeye gelirken, ilk
dönem biterken size korkarak, “Öğretmenim ikinci dönem gidecek misiniz?” diye
soran çocukların bu koşulsuz sevgisini hayal edebilir miydim? Üzerinde “Ne olur
bizi bırakmayın.” yazan notlar bulacağımı bilebilir miydim çantamda? Ne olur
Kürtçe bir cümle söyleyin diye yalvaran, yarım yamalak cümlemi duyunca zevkten
kocaman kocaman gülen bu yüzleri nerden bilecektim buraya gelirken? O gün
üstüme başıma, saçıma hiç bakmadan evden çıksam da “Öğretmenim bugün çok
güzelsiniz!” diye usanmadan sıkılmadan güzel şeyler söyleyen bu esmer çocukları
hayatımın birkaç yılı diye nasıl geçiştireyim?
Sevginin gücünü bilmek ile anlamak
bambaşka şeyler. Herkes farklı yollarla deneyimler bunu, daha doğrusu hayatta
şanslı olanlar anlar yalnızca sevginin gücünü. Yalnızca şanslı olanlar
dokunabilir sevgiye diye düşünüyorum. Ben de bir ucundan şansı yakalayıp
sevgiyi çocuklarımın gözünde buldum. Hatta daha da şanslı olup başka bir dilde
sevgimi söylemeyi öğrendim: Ez te
hezdıkım. Korkmayın söylemekten. Ben her gün söylüyorum, tam yüz tane ez te hezdıkim(seni seviyorum) geri
dönüyor.
Sevgiyle.
Not: Süphan Dağı’nın bir
avantajı olarak Van Gölü manzaramız. Hepimizden hepinize bin selam!