27 Mart 2016 Pazar

Heiran
Güzelim İran sinemasının etkileyici örneklerinden biri, Heiran. Konusunu anlatmayacağım, yalnızca bir kaç replik ve fotoğraf koyuyorum buraya. Kim okusa bu replikleri, kim görse bu fotoğrafları hemen açıp izlemek ister zaten.



“neyin var canım neden uyumuyorsun?
-bilmiyorum, kalbimde bir şeyler oluyor.
-hastalık olmasın?
-ne?
-dikkat et. bu başka hastalıklara benzemez, bitkisel ilaçlarla iyileşmez."





“ Sen yanımdaydın ve ben cennetin bu dünyada da olabileceğine inandım. Kırmızı yeleğim ve o çiçekler ki sen benim için getirmiştin. Bisikletin önünde sen oturuyorsun, arkasında ben. Bisiklet ilerledikçe o eski günlere geri dönüyorum.”











"Seninle yağmurda ıslanmak isterim.
Seninle yürümeyi, sonsuza dek kaçmayı, sonsuza kadar elindeki çiçekleri koklamayı isterdim"














Bu da filmimizin müziği efendim.

21 Mart 2016 Pazartesi

Fotoğraf görev yaptığım köy okulunun, ilçe merkezine giden yolundan. Ki bu yol Tatvan'a epey yakındır. 6 ay önce ilk kez giderken okuluma düştü bu şiir aklıma. Aklımda bir yaz güzeli olduğundan belki. Belki de yolumda usanacağını düşündüğümden.

Yokuş Yol’a


güllerin bedeninden dikenlerini teker teker koparırsan
dikenleri kopardığın yerler teker teker kanar
dikenleri kopardığın yerleri bir bahar filân sanırsan
Kürdistan’da ve Muş-Tatvan yolunda bir yer kanar
Muş – Tatvan yolunda güllere ve devlete inanırsan
eşkıyalar kanar kötü donatımlı askerler kanar
sen bir yaz güzelisin, yaprakların ekşi, suda yıkanırsan
portakal incinir, tütün utanır, incirler kanar
bir yolda el ele gideriz, o yolda bir gün usanırsan
padişahlar ve Muşlar kanar, darülbedayiler kanar
Muş – Tatvan yolunda bir gün senin akşamın ne ki
orada her zaman otlar otlar ergenlikler kanar
el ele gittiğimiz bir yolda sen gitgide büyürsen
benim içimde çok beklemiş, çok eski bir yer kanar
Turgut Uyar

14 Mart 2016 Pazartesi

Geyikli Gece
"Geyikli geceyi hep bilmelisiniz."
Ruhumun şiiridir. İçimdeki aşkın şiiridir. Aşk deyince, öyle küçük düşünmeyelim: yaşayan her canlıya karşı aşkı canlandırıyor içimde. Ne zaman okusam, ne zaman birisi bana okusa hissederim koca dalgalar köpürür ruhumda. Adım adım büyür isteğim. Her şeyi sevesim gelir, "bilir bilmez geyikli gece yüzenden"
Bir şiirde kendini bulmak, kendini tanımak mümkün müdür? Geyikli Gece'den sonra evet, derim. Ruhumuzun bilmediğimiz binlerce kıvrımı var. İnsanları tanımaya uğraşırken fark edemiyoruz kendi içimizi tanımadığımızı. Sonra bir şiir geliyor yahut bazen bir şarkı, doğru kilidin yuvasına oturması gibi eksiklikleri tamamlayıveriyor bir anda. İşte benim kilidim de Geyikli Gece. 




" 'Geyikli gecenin arkası ağaç
Ayağının suya değdiği yerde bir gökyüzü

Çatal boynuzlarında soğuk ayışığı'
İster istemez aşkları hatırlatır
Eskiden güzel kadınlar ve aşklar olmuş
Şimdi de var biliyorum
Bir seviniyorum düşündükçe bilseniz
Dağlarda geyikli gecelerin en güzeli

Hiçbir şey umurumda değil diyorum
Aşktan ve umuttan başka
Bir anda üç kadeh ve üç yeni şarkı
Belleğimde tüylü tüylü geyikli gece duruyor" 
Turgut Uyar

13 Mart 2016 Pazar

  Hakkari'de Bir Mevsim
   İlk yazım, hayatımda önemli bir yer tutan, güzel bir kitaptan alıntılarla olsun istedim. Kitap konusuyla ve anlatımıyla bir bütün olarak benim için önemli bir yere sahip. Ancak alıntılar okurken altını iki kez çizdiğim yerlerden.
   İkinci kez okuduğumda kitap beni çok daha derinden etkiledi.  Nedeni belki ikinci okuyuşumda içinde yaşadığım günlerimin güzel bir doğu ilinde geçmesi ve o güzel doğu ilinin bembeyaz kar altında olmasıdır belki, Hakkari’de Bir Mevsim ta içime içime dokundu sanki ikinci sefer. Yahut ben büyüdüm, bilemiyorum.
   Hakkari'de Bir Mevsim, Ferit Edgü'nün 1977 senesinde yayınlanan romanı. Roman, Edgü'nün 1964 senesinde Hakkari'nin bir köyünde öğretmenken yaşadıklarından esinlenerek yazılmış. Romanımız ayrıca Bereketli Topraklar Üzerinde romanını da filme uyarlayan Erden Kıral tarafından 1983 senesinde beyaz perdeye aktarılmıştır.
   Hayalle gerçeğin harmanlandığı etkileyici kitaptan bir kaç alıntı:



“Bir ara yıkar arıtırız burayı, dedi Muhtar. Çocuklarla. Sen de çocuklarımıza tüm bildiklerini, bu konuştuğun dilini, okumanı, yazmanı öğretirsin, oldu mu? Hep iyi şeyler öğretirsin. Çünkü bizim çocuklarımız, bütün çocuklar gibi iyidir.” Syf: 22
***
“Benim için ayırdığı kitaplardan birine uzandım.(Artık içimdeki isteğe karşı  koyacak gücüm kalmamıştı.) Elimi tuttu                       
Yok, yok…hayır, şimdi değil, köyünüze gittiğinizde bakarsınız.                      
 Ama yanıldıysanız, boşuna hamallık olacak, dedim.                                   
Neden hamallık olsun? dedi. İçini çekti: Ve neden yanılmış olayım? Hem yanılmış olsam da ne çıkar? Uzun gecelerde, yalnızlığın gecelerinde, bir de bakarsınız ki, o dilinden anlamadığınız kitap, sizin dilinizden anlamaya başlamış ve size açılıyor. Bağışlayın, biraz kapalı konuşuyorum, ama demek istediğimi anladınız değil mi?” Syf: 33
***
“Tanrım! herkes tanıyor beni bu kentte.                                                              
Ya da herkes herkesi tanıyor.                                                                          
Ben hariç.                                                                                                      
Kendi dahil, kimseyi tanımayan ben hariç.” Syf: 37
***
“At yolu biliyor. Çukurları, taşları.                                                                    
Ağır ağır ilerliyor; ağır ağır, ama sekmeden, en daracık keçi yollarında
Haritasını biliyor gittiği yolun.                                                                             
At götürüyor bizi, at buluyor yolumuzu.                                                            
At buralı, biz değiliz.                                                                                     
Sonra yeni bir türkü (sözcükler, türkünün ritmi gibi kendiliğinden geliyor:)           
-Nereden nereden?                                                                                       
-Engin denizlerden / Engin denizlerden.                                                           
-Nereye nereye?                                                                                                 
-Karlı dağlara, karşı dağlara.                                                                               
-Kimlerle kimlerle?
(Bu kez cevap yok. Zorluyor kendini, ama gelmiyor cevap.)                        
Türkü yeniden:
-Kimlerle kimlerle?
Zorluyor kendini.                                                                                                
Ne kadar zorlasa da boş. Cevap yok.                                                           
Türkü üsteliyor.                                                                                                
Belli ki cevapsız kalmak istemeyen bir soru bu:
-Kimlerle kimlerle?
Bu kez bağırıyor:
-İNSANLARLA! İNSANLARLA!” Syf: 54-55
***
“ ey çaresiz
neyin çaresini arıyorsun
neyin çaresi var, neyin yok
yaz bunları bir kenara
bir gün bulursun belki çareyi
insanlar ölmesin demiyorum
istediğim ölümsüzlük değil
ne kendim, ne başkaları için
istediğim, çocuklar ölmesin
çocukların ölümüne 
dayanmıyormuşum demek
hiç çocuğu olmayan, hiç çocukluğu olmayan 
hiç çocuklarla yaşamamış ben
gözyaşlarım utancım değil
daha önce de ağladığımı ansıyorum
ama bir düşünce:
ya öbür çocuklar da ölürse 
o zaman ne yaparım
ama saçmalık bu
saçmalık mı, değil mi bilmiyorum
birden ölüveren bu bebe
saçmalık mı, değil mi bilmiyorum
bir tek şey istiyorum
çaresizliği yenmek “ Syf: 59-60
***
“Ben yabancıları severim, kim bilir, belki kendim de bir yabancı olduğum için.” Syf: 75
***
“ Orada çekeceğin fotoğrafları merakla bekliyorum. Eğer filmlerin banyosunu yaptıramazsan bana yolla ben burada yaptırırım, diyordu mektup.(…)
Ama önerisi hiç de aptalca değil. Bir an düşündüm. Yetersiz sözcüklerle anlatacağıma çek fotoğrafını yolla. Burada yaşıyorum de. çocukları anlatacağıma portrelerini çek yolla. Yetinme, ellerinin ve ayaklarının fotoğrafını çek yolla. karların üstünde şahrem şahrem yarılmış pabuçsuz, çorapsız ayakların fotoğrafını çek yolla. Köpeklerin fotoğrafını çek yolla. Çıplak, ağaçsız dalların fotoğrafını çek yolla. Ölen bebeyi, kefensiz gömülen bebeyi mezarından çıkar, çek fotoğrafını kapanmış göz kapaklarının, erimiş dudaklarının, şişmiş karnının, yolla…
Fotoğraf demek uygarlık demek. 
Tüm uygarlıkların içine sıçılan burada, bu uygar aleti al, bul buluştur, içine filmini yerleştir, objektifini ayarla, karanlık odaya gir binlerce metrekarelik fotoğraflar bas, siyah-beyaz, binlerce metrekare büyüklüğünde, kesilip yan yana yapıştırıldığında, zavallı bir insanlık freskini oluşturacak olan fotoğrafları yolla, yalnız sana bunu öneren sevgiline değil, tüm tanıdıklarına, tüm insanlara, uygarlığın ortasında yaşayan tüm insanlığa yolla ki, duvarlarını bu güzel görünümle, bu çağdaş freskle kaplasınlar ve içinde bulundukları durum için tanrılarına yatıp kalkıp şükretsinler, adaklar sunsunlar.
Yaşasın fotoğraf!
Yaşasın bunları bana yazdıran sevgilim!
Yaşasın içine sıçtığım uygarlıklar!
Onlar için yaşasın!” Syf: 80




“Ben bu okulun öğretmeni ve öğrencisiyim” Syf: 82
***
“Tanrı’ya inansa, sabahtan akşama, akşamdan sabaha kadar oturup yakaracak: Ölmesin bebeler, ölmesin bebeler, ölmesin bebeler, koru onları Tanrım! 
Tanrı’ya inanmadığına, inanamadığına yakınıyor.                                        
Kime seslenmek bu karanlık gecede?                                                              
 Bu gün doğumunda hangi sözcükleri aramak, bulmak, seçmek, yerli terine kullanmak?                                                                                                         
Ne işe yarayacak sözcükler?                                                                           
Eli-kolu kırık, yaralı, yabanıl bi hayvan gibi kıvranıyor yatağında.” Syf: 95-96
***
“Onlara döndüm, elimden geldiğince gülümseyerek, hadi çocuklar, dedim, dersimiz oyun. Dışarı çıkalım. Hep birlikte bir kardan adam yapalım. Burnuna koyacağımız havuç yok, ama bir tezek parçası koyarız. Göz olarak koyacağımız kara zeytinlerimiz yok, ne yapalım biz de gözlerini oyarız. Eline vereceğimi bir süpürge yok, ama bir çifte veririz. Dergilerdeki kardan adamlara benzemeyecek ama, aldırmayın, bizim kardan adamımız da böyle olur, deriz soranlara. Soran olursa.                                                                                                         
Bahara değin yaşar dağ başında yapılan kardan adam.” Syf: 118
***
“Alaaddin geliyor. Gece.
Hoca, benim kardeş hasta, diyor.
Nesi var? diyorum.
Ateşi var çok, diyor. ölecek.
İlaç vereyim mi? diyorum.
Hayır, portakal ver, diyor.
portakal yememiştir hiç.“  Syf: 137