17 Nisan 2016 Pazar


Nazar'ımın Elleri

Küçük bir öğrencimin ellerini anlatır yazıdır.

Adı Nazar. Öyle renkli gözleri, ipek saçları, pürüzsüz bir teni yok. Aksine kara ve kuru, çok güzel olmayan, lekeli bir yüzü var. Saçları mütemadiyen sıkıca toplu, mütemadiyen kömür karası ve belki son yılları saçlarının güneşi özgürce görebilmek için.

‘Öğretmenim’ der hep, ‘öğretmenim günaydın, öğretmenim nasılsınız?’ Arkalarda otursun ister, gözden ırak olsun. Gözden ırak, gönlüme yakın olsun ister. Kara ufak gözleriyle izler beni ders boyu, ben ona bakınca saklanıverir birinin ardına çabucak. Üstüne kadın olmanın ağır yükü oturmuştur şimdiden: gözlerini kaçır Nazar, sesli konuşma, kaybol birinin arkasında, yokmuş gibi ol Nazar, hiç olmamış gibi… Böyle düşünür mü içinden, bilemem ki. Bunları düşünmeden mi yapar, bilemem hiç.

Gömleğinin düğmeleri boynuna kadar iliklidir. “Birini çöz, kızım” derim. “Çöz birini, boğulacaksın.” Düşünür mü: “Ben bu köyde zaten boğuluyorum öğretmenim!” Düşünür mü böyle, bilemem. Gülümserim, o da gülüverir. Yaklaşırım, heyecanlanıverir.

Elektriğin kesildiği çok olur köyde. Elektrik yoksa kalorifer de yanmaz. Demek ki o gün montlarla hatta belki eldivenlerle işleyeceğiz dersi. “Of ne soğuk bugün” diyeceğiz, yahut “Ne zaman gelecek bahar?” diye soracağım güldürmek için çocuklarımı, kim bilir kaçıncı kez. Bir gelse şu bahar, bir erise şu karlar… Görseniz burayı, nasıl şaşırırsınız: her yer beyaz. Şehirlerde kar yağınca, hani romantik fotoğraflar çekiniriz çabucak. Erimeden yakalayalım isteriz. Büyülü gelir karın yağışı, koşarız pencereye. Sorarız birbirimize: Yağıyor mu baksana? Öyle değil işte burada, öyle değilmiş. Aylardır dünya beyaz bizim için ve daha aylarca beyaz kalacakmış. Ne garip geliyor bir bilseniz: memleketim burası da. Ekranlarda bar bar bağıran çirkin adamların da memleketi bu köy. Kalktım geldim ta nerelerden, ta kimlerden kalktım geldim. Herkes gelmeli, bu bembeyazlığı görmeli. Herkes ta nerelerden kalkıp gelmeli, bu çocukların gözlerine bir kez olsun bakmalı. Herkes ta kimlerden kalkıp gelmeli, Nazar’ın ellerini bir kez olsun görmeli, bir kez dokunmalı onlara. Ne var Nazar’ın ellerinde?

Nasıl anlatmalı Nazar’ımın ellerini? İçimi ince bir sızı kaplıyor düşününce bile, bunu nasıl anlatmalı? En önce onun elleri, kendi dilinde bir cümle öğretti bana: Desté min cemidi! Ellerim üşüdü! ‘Desté’ el anlamına geliyor. ‘Min’ benim, yani iyelik-aitlik eki. Ellerim, elleri… Bu soğukta el üşümez mi hiç, bu kuru soğukta çatlamaz mı Nazar’ın elleri? Ama siz hayal edebilir misiniz, 13 yaşındaki bir kızın kınalı ellerinde en fazla ne kadar çatlak olur? En fazla kaç çatlak vardır Nazar’ın ellerinde bilemem, sayamam. En fazla kaç kez kanamıştır elleri kızımın, soramam. Sorsam bile cevap veremez, o da bilmez. Hani nasır olur işçinin, emekçinin, köylünün ellerinde: hayatı işleyen ellerindeki nasırlar yüzünden kaskatı kesilir avuçları. Onca zorluk, yokluk yüzünden nasıl bakışları kaskatı kesilirse elleri de kaskatı olur. İşte Nazar’ın ellerindeki yaralar da öyle derin, öyle çok ki; kaskatı. Bu yüzden de saklar ellerini. O sakladıkça ben utanırım. O görünmez olmak istedikçe ben kaybolurum. Onun elleri üşür, benim içim yanar.

Ben 6 aydır Süphan Dağı’nın eteğinde bir köyde öğretmenim, 23 senedir bu ülkede bir kadınım. Nazar bu köyden hiç çıkmamış, 13 yaşında bir kızcağız. Kimse görmeyecek ellerini, kimse merak da etmeyecek. Acılarını kimse görmeyecek, Nazar bu memlekette kadın olmanın her zorluğunu iliklerine kadar yaşayacak, kalbi ellerinden çok çatlakla dolacak belki. Kalbi ellerinden çok kanayacak. Ferid Edgü gibi diyeceğim: Ben bu okulun öğrencisi ve öğretmeniyim. Nazar’ın ellerinden daha çok şey öğreneceğim.

2 Nisan 2016 Cumartesi



Benim İçin Sabahattin Ali
Sırça Köşk'ten, Kuyucaklı Yusuf'tan, Yüzbaşının Kızı çevirisinden ve hatta Kürk Mantolu Madonna'dan çok önce ben Sabahattin Ali ile Sinop'ta tanıştım. Henüz yaşım belki 10 bile değildi.

Bilir misiniz Sinop'u? Koca dağların ve virajlı yolların ardına saklanmış küçük güzel şehir... Şimdi tüm güzel mesire yerleri betonla dolduruldu tabi. Virajlı yollar benim çocukluğumda kaldı. Ama Sinop hala dağların ardında, mavinin kucağında, yosun kokulu şirin şehir. Benim Sabahattin Ali ile tanıştığım şehir.

İşte böyle dağların ardında, gitmesi zor gelmesi zor diye yapılmış meşhur cezaevi oraya. Küçücükken gittim ben ilk, 4 yıl boyunca liseyi okurken Sinop'ta yatılı bir öğrenci olacağımı bilmeden. Hayatıma, tüm kişiliğime şekil verecek okuluma gideceğimi nereden bilecektim o zaman? 

Sinop Cezaevi... Giden bilir, gitmeyen de mutlaka duymuştur adını. Ancak bir çocuk için ne anlama gelir o koca koca taş duvarlar? Sidik kokan karanlık hücreler... İşkence odaları, çocuk koğuşları, taş avlular; duvarlara kazınmış isimler, tarihler, şiirler... Aynen şöyle düşünmüştüm: burası bu kadar korkunç olduğuna göre burada kalmaya mahkum olan insanlar ne korkunçtur kim bilir, ne korkunç şeyler yapmışlardır. Zaten sizi gezdiren rehber de öyle bir anlatır ki, çocuk olmasanız bile ürkersiniz.
Tüm bunların sonunda o geniş taş avluya çıkılır: bir insan boyundan uzun demir pencerelerin baktığı avluya, en uzun duvarının ardında denizin olduğu ancak sadece sesinin duyulduğu- kendinin bir sır olduğu avluya... Herkes saygıyla durur koskocaman bir şiirin önünde: Başın Öne Eğilmesin.
O zaman düşünürsün işte, çocuk aklınla da olsa düşünürsün: demek ki buradan o kadar da korkunç insanlar geçmemiş, 

İnsan ömrünün bir noktasında anlayıverir: demek ki cezaevlerinden hep korkunç insanlar geçmezmiş. İçini sımsıcak ısıtacak şeyler yazan, söyleyen, düşünen, düşleyen insanların da evi olmuş bu sidik kokan hücreler.

Aramızdan koparılışının 68. yılında, Sabahattin Ali hala aramızda; onunla ilk nerede tanıştıysak tam orada.