8 Haziran 2016 Çarşamba

Yollardan ve Dağlardan Sonra
   Baharın takvimde gelmesinin üstünden epey geçti ve ben bu yazıyı, soğuktan kaskatı olmuş karların ve yer yer açılmaya başlayan toprağın üstüne yağan, yumuşacık karlara bakarken yazıyorum. Kim inanır şimdi buna? Bahar günü kar yağıyor işte gözümün önünde. Ben buralara gelmeden inanmazdım. İyi ki geldim, iyi ki gördüm, iyi ki inandım.



     Şimdi asıl soru, ben buralara nasıl geldim? Bilmeyenler için süreçten biraz bahsetmek istiyorum: Kpss denen ömür çürütücü sınavda belli bir kişinin arasına girmeyi başardıktan sonra sancılı bir tercih dönemine giriyorsunuz. Açılan yüzlerce okul arasından 40 tanesini bilmem kaç faktöre dayanarak seçip yazıyorsunuz. Sonra üstüne beklemeye başlıyorsunuz. Sonuçlar açıklanır açıklanmaz, yüksek ihtimalle daha önce hiç gitmediğiniz ve atanmasanız da hiç gitmeyeceğiniz bir yere bilet aramaya başlıyorsunuz. Ancak çok hızlı olmanız lazım, biletler öyle hızlı tükeniyor ki! Çünkü sonra benim gibi uçak bileti bulamayıp otobüs biletine kalıyorsunuz. Sonuçların açıklanmasından 2 yahut 3 gün sonra apar topar yola çıkıyorsunuz, zira kayıtlar hemen başlıyor. Evet, bir anda bulduk mu kendimizi başımıza nelerin ve kimlerin geleceğini bilmediğimiz tatlı bir serüvenin içinde. Yanımızda annemiz; ancak biz cam kenarındayız yolculuğun esas karakteri olarak. Koca otobüsü gencecik onlarca öğretmen ve onların annesi babasıyla paylaşıyoruz. Yolculuğum böyle başlıyor.
     Yollardan geçiyoruz, evlerden, dağlardan, derelerden, keçilerden, çobanlardan, bomboş tarlalardan,
 dumanı tüten ve tütmeyen bacalardan, bizim gittiğimiz yönün tersine giden Suriyelilerden, 
jandarmalardan, polislerden, asker uğurlamalarından, gözü yaşlı analardan ve bir kamyonetin 
arkasından giden davullu zılgıtlı konvoylardan. Gittikçe gidiyoruz, ben bunları tek tek gördükçe
 kendime geliyorum. Daha doğrusu kendimi buluyorum ve anlıyorum daha da bulacağım. Aklıma
 bir dize oturuyor, bir türlü kıpırdamıyor yerinden. Ömrümün sonuna kadar da orada kalacak hep, 
biliyorum: Tanrım siz şu uzun Anadolu'yu / Çocukluk günlerinizde mi yarattınız?
     Uzun Anadolu’dan, upuzun dağlardan ve yollardan geçip varıyoruz yol arkadaşımla küçük bir ilçenin küçük ilçesine. Artık daha iyi anlıyorum Edgü’nün satırlarını, satır aralarını. Yaralı Zaman’da cevap istemediği bir soru soruyordu: Bilmez misin ki bu dağların ağaçları kayalardır. Yüzü Van gölüne dönük, sırtı kayalara yaslı kenti bu cümleyle hatırlayacağım hep, nasıl vardıysam öyle hatırlayacağım.
     Böyle varışlar hep sabaha karşı mı olur yoksa bana mı hep böylesi denk gelir bilemiyorum; ancak gün daha ağarmadan ilçe merkezinde oluyoruz. Erkek egemen çarşının, erkek egemen sokaklarında daha hiçbir hareketlilik yok. Tabi ben çok sonra fark edeceğim burada dünyanın erkeklere ait olduğunu ve dışardan gelen birinin ayan beyan fark edildiğini. Aylardan eylül, havalar burada soğumaya başlayalı çok olmuş. Gün içinde neredeyse sandalyeleri yola kadar taşan ve o sandalyelerde oturan, gözleriyle gelen geçeni izlemeyi görev edinmiş erkek kalabalığı yüzünden kadınların önünden geçmeye bile zor katlandığı kahvehanede oturup kahvaltımızı yapıyoruz. Elbette ben bu gerçeği de sonradan öğreniyorum. (Sosyal dinamiği radikalce delebilmiş olmanın huzurunu halen hissederim.)
     Saatlerce yolculuk ve eğreti ilk sabahın ardından resmi işlemleri tamamlıyoruz. Birkaç yılımın geçeceği şehre gelmem böyle oluyor. Öyle birkaç yıl değil, bundan sonraki hayatımın tüm taşlarını yerinden oynatacak bir zaman dilimi bu. Kim tekrar eski benliğinde kalabilir kendine açılan minicik eller karşısında? Bu hislerimi nasıl kelimelere dökebilirim bilmiyorum. Kalpleri öyle çekingen, yürekleri öyle utangaç ki bu çocukların… Sizden tek istedikleri, onları görmeniz. Siz onları göreceksiniz ama onlar hiç bakamayacak size. 8 ay olacak yakında hepsiyle tanışalı; ancak hala zorla baktırıyorum gözlerime.
     Tüm öğrencilik yıllarımdan, sıralardan, sınavlardan sonra buraya, adını 23 yaşında duyduğum bu ilçeye gelirken, ilk dönem biterken size korkarak, “Öğretmenim ikinci dönem gidecek misiniz?” diye soran çocukların bu koşulsuz sevgisini hayal edebilir miydim? Üzerinde “Ne olur bizi bırakmayın.” yazan notlar bulacağımı bilebilir miydim çantamda? Ne olur Kürtçe bir cümle söyleyin diye yalvaran, yarım yamalak cümlemi duyunca zevkten kocaman kocaman gülen bu yüzleri nerden bilecektim buraya gelirken? O gün üstüme başıma, saçıma hiç bakmadan evden çıksam da “Öğretmenim bugün çok güzelsiniz!” diye usanmadan sıkılmadan güzel şeyler söyleyen bu esmer çocukları hayatımın birkaç yılı diye nasıl geçiştireyim?
     Sevginin gücünü bilmek ile anlamak bambaşka şeyler. Herkes farklı yollarla deneyimler bunu, daha doğrusu hayatta şanslı olanlar anlar yalnızca sevginin gücünü. Yalnızca şanslı olanlar dokunabilir sevgiye diye düşünüyorum. Ben de bir ucundan şansı yakalayıp sevgiyi çocuklarımın gözünde buldum. Hatta daha da şanslı olup başka bir dilde sevgimi söylemeyi öğrendim: Ez te hezdıkım. Korkmayın söylemekten. Ben her gün söylüyorum, tam yüz tane ez te hezdıkim(seni seviyorum) geri dönüyor.
     Sevgiyle.


Not: Süphan Dağı’nın bir avantajı olarak Van Gölü manzaramız. Hepimizden hepinize bin selam!

17 Nisan 2016 Pazar


Nazar'ımın Elleri

Küçük bir öğrencimin ellerini anlatır yazıdır.

Adı Nazar. Öyle renkli gözleri, ipek saçları, pürüzsüz bir teni yok. Aksine kara ve kuru, çok güzel olmayan, lekeli bir yüzü var. Saçları mütemadiyen sıkıca toplu, mütemadiyen kömür karası ve belki son yılları saçlarının güneşi özgürce görebilmek için.

‘Öğretmenim’ der hep, ‘öğretmenim günaydın, öğretmenim nasılsınız?’ Arkalarda otursun ister, gözden ırak olsun. Gözden ırak, gönlüme yakın olsun ister. Kara ufak gözleriyle izler beni ders boyu, ben ona bakınca saklanıverir birinin ardına çabucak. Üstüne kadın olmanın ağır yükü oturmuştur şimdiden: gözlerini kaçır Nazar, sesli konuşma, kaybol birinin arkasında, yokmuş gibi ol Nazar, hiç olmamış gibi… Böyle düşünür mü içinden, bilemem ki. Bunları düşünmeden mi yapar, bilemem hiç.

Gömleğinin düğmeleri boynuna kadar iliklidir. “Birini çöz, kızım” derim. “Çöz birini, boğulacaksın.” Düşünür mü: “Ben bu köyde zaten boğuluyorum öğretmenim!” Düşünür mü böyle, bilemem. Gülümserim, o da gülüverir. Yaklaşırım, heyecanlanıverir.

Elektriğin kesildiği çok olur köyde. Elektrik yoksa kalorifer de yanmaz. Demek ki o gün montlarla hatta belki eldivenlerle işleyeceğiz dersi. “Of ne soğuk bugün” diyeceğiz, yahut “Ne zaman gelecek bahar?” diye soracağım güldürmek için çocuklarımı, kim bilir kaçıncı kez. Bir gelse şu bahar, bir erise şu karlar… Görseniz burayı, nasıl şaşırırsınız: her yer beyaz. Şehirlerde kar yağınca, hani romantik fotoğraflar çekiniriz çabucak. Erimeden yakalayalım isteriz. Büyülü gelir karın yağışı, koşarız pencereye. Sorarız birbirimize: Yağıyor mu baksana? Öyle değil işte burada, öyle değilmiş. Aylardır dünya beyaz bizim için ve daha aylarca beyaz kalacakmış. Ne garip geliyor bir bilseniz: memleketim burası da. Ekranlarda bar bar bağıran çirkin adamların da memleketi bu köy. Kalktım geldim ta nerelerden, ta kimlerden kalktım geldim. Herkes gelmeli, bu bembeyazlığı görmeli. Herkes ta nerelerden kalkıp gelmeli, bu çocukların gözlerine bir kez olsun bakmalı. Herkes ta kimlerden kalkıp gelmeli, Nazar’ın ellerini bir kez olsun görmeli, bir kez dokunmalı onlara. Ne var Nazar’ın ellerinde?

Nasıl anlatmalı Nazar’ımın ellerini? İçimi ince bir sızı kaplıyor düşününce bile, bunu nasıl anlatmalı? En önce onun elleri, kendi dilinde bir cümle öğretti bana: Desté min cemidi! Ellerim üşüdü! ‘Desté’ el anlamına geliyor. ‘Min’ benim, yani iyelik-aitlik eki. Ellerim, elleri… Bu soğukta el üşümez mi hiç, bu kuru soğukta çatlamaz mı Nazar’ın elleri? Ama siz hayal edebilir misiniz, 13 yaşındaki bir kızın kınalı ellerinde en fazla ne kadar çatlak olur? En fazla kaç çatlak vardır Nazar’ın ellerinde bilemem, sayamam. En fazla kaç kez kanamıştır elleri kızımın, soramam. Sorsam bile cevap veremez, o da bilmez. Hani nasır olur işçinin, emekçinin, köylünün ellerinde: hayatı işleyen ellerindeki nasırlar yüzünden kaskatı kesilir avuçları. Onca zorluk, yokluk yüzünden nasıl bakışları kaskatı kesilirse elleri de kaskatı olur. İşte Nazar’ın ellerindeki yaralar da öyle derin, öyle çok ki; kaskatı. Bu yüzden de saklar ellerini. O sakladıkça ben utanırım. O görünmez olmak istedikçe ben kaybolurum. Onun elleri üşür, benim içim yanar.

Ben 6 aydır Süphan Dağı’nın eteğinde bir köyde öğretmenim, 23 senedir bu ülkede bir kadınım. Nazar bu köyden hiç çıkmamış, 13 yaşında bir kızcağız. Kimse görmeyecek ellerini, kimse merak da etmeyecek. Acılarını kimse görmeyecek, Nazar bu memlekette kadın olmanın her zorluğunu iliklerine kadar yaşayacak, kalbi ellerinden çok çatlakla dolacak belki. Kalbi ellerinden çok kanayacak. Ferid Edgü gibi diyeceğim: Ben bu okulun öğrencisi ve öğretmeniyim. Nazar’ın ellerinden daha çok şey öğreneceğim.

2 Nisan 2016 Cumartesi



Benim İçin Sabahattin Ali
Sırça Köşk'ten, Kuyucaklı Yusuf'tan, Yüzbaşının Kızı çevirisinden ve hatta Kürk Mantolu Madonna'dan çok önce ben Sabahattin Ali ile Sinop'ta tanıştım. Henüz yaşım belki 10 bile değildi.

Bilir misiniz Sinop'u? Koca dağların ve virajlı yolların ardına saklanmış küçük güzel şehir... Şimdi tüm güzel mesire yerleri betonla dolduruldu tabi. Virajlı yollar benim çocukluğumda kaldı. Ama Sinop hala dağların ardında, mavinin kucağında, yosun kokulu şirin şehir. Benim Sabahattin Ali ile tanıştığım şehir.

İşte böyle dağların ardında, gitmesi zor gelmesi zor diye yapılmış meşhur cezaevi oraya. Küçücükken gittim ben ilk, 4 yıl boyunca liseyi okurken Sinop'ta yatılı bir öğrenci olacağımı bilmeden. Hayatıma, tüm kişiliğime şekil verecek okuluma gideceğimi nereden bilecektim o zaman? 

Sinop Cezaevi... Giden bilir, gitmeyen de mutlaka duymuştur adını. Ancak bir çocuk için ne anlama gelir o koca koca taş duvarlar? Sidik kokan karanlık hücreler... İşkence odaları, çocuk koğuşları, taş avlular; duvarlara kazınmış isimler, tarihler, şiirler... Aynen şöyle düşünmüştüm: burası bu kadar korkunç olduğuna göre burada kalmaya mahkum olan insanlar ne korkunçtur kim bilir, ne korkunç şeyler yapmışlardır. Zaten sizi gezdiren rehber de öyle bir anlatır ki, çocuk olmasanız bile ürkersiniz.
Tüm bunların sonunda o geniş taş avluya çıkılır: bir insan boyundan uzun demir pencerelerin baktığı avluya, en uzun duvarının ardında denizin olduğu ancak sadece sesinin duyulduğu- kendinin bir sır olduğu avluya... Herkes saygıyla durur koskocaman bir şiirin önünde: Başın Öne Eğilmesin.
O zaman düşünürsün işte, çocuk aklınla da olsa düşünürsün: demek ki buradan o kadar da korkunç insanlar geçmemiş, 

İnsan ömrünün bir noktasında anlayıverir: demek ki cezaevlerinden hep korkunç insanlar geçmezmiş. İçini sımsıcak ısıtacak şeyler yazan, söyleyen, düşünen, düşleyen insanların da evi olmuş bu sidik kokan hücreler.

Aramızdan koparılışının 68. yılında, Sabahattin Ali hala aramızda; onunla ilk nerede tanıştıysak tam orada.

27 Mart 2016 Pazar

Heiran
Güzelim İran sinemasının etkileyici örneklerinden biri, Heiran. Konusunu anlatmayacağım, yalnızca bir kaç replik ve fotoğraf koyuyorum buraya. Kim okusa bu replikleri, kim görse bu fotoğrafları hemen açıp izlemek ister zaten.



“neyin var canım neden uyumuyorsun?
-bilmiyorum, kalbimde bir şeyler oluyor.
-hastalık olmasın?
-ne?
-dikkat et. bu başka hastalıklara benzemez, bitkisel ilaçlarla iyileşmez."





“ Sen yanımdaydın ve ben cennetin bu dünyada da olabileceğine inandım. Kırmızı yeleğim ve o çiçekler ki sen benim için getirmiştin. Bisikletin önünde sen oturuyorsun, arkasında ben. Bisiklet ilerledikçe o eski günlere geri dönüyorum.”











"Seninle yağmurda ıslanmak isterim.
Seninle yürümeyi, sonsuza dek kaçmayı, sonsuza kadar elindeki çiçekleri koklamayı isterdim"














Bu da filmimizin müziği efendim.

21 Mart 2016 Pazartesi

Fotoğraf görev yaptığım köy okulunun, ilçe merkezine giden yolundan. Ki bu yol Tatvan'a epey yakındır. 6 ay önce ilk kez giderken okuluma düştü bu şiir aklıma. Aklımda bir yaz güzeli olduğundan belki. Belki de yolumda usanacağını düşündüğümden.

Yokuş Yol’a


güllerin bedeninden dikenlerini teker teker koparırsan
dikenleri kopardığın yerler teker teker kanar
dikenleri kopardığın yerleri bir bahar filân sanırsan
Kürdistan’da ve Muş-Tatvan yolunda bir yer kanar
Muş – Tatvan yolunda güllere ve devlete inanırsan
eşkıyalar kanar kötü donatımlı askerler kanar
sen bir yaz güzelisin, yaprakların ekşi, suda yıkanırsan
portakal incinir, tütün utanır, incirler kanar
bir yolda el ele gideriz, o yolda bir gün usanırsan
padişahlar ve Muşlar kanar, darülbedayiler kanar
Muş – Tatvan yolunda bir gün senin akşamın ne ki
orada her zaman otlar otlar ergenlikler kanar
el ele gittiğimiz bir yolda sen gitgide büyürsen
benim içimde çok beklemiş, çok eski bir yer kanar
Turgut Uyar

14 Mart 2016 Pazartesi

Geyikli Gece
"Geyikli geceyi hep bilmelisiniz."
Ruhumun şiiridir. İçimdeki aşkın şiiridir. Aşk deyince, öyle küçük düşünmeyelim: yaşayan her canlıya karşı aşkı canlandırıyor içimde. Ne zaman okusam, ne zaman birisi bana okusa hissederim koca dalgalar köpürür ruhumda. Adım adım büyür isteğim. Her şeyi sevesim gelir, "bilir bilmez geyikli gece yüzenden"
Bir şiirde kendini bulmak, kendini tanımak mümkün müdür? Geyikli Gece'den sonra evet, derim. Ruhumuzun bilmediğimiz binlerce kıvrımı var. İnsanları tanımaya uğraşırken fark edemiyoruz kendi içimizi tanımadığımızı. Sonra bir şiir geliyor yahut bazen bir şarkı, doğru kilidin yuvasına oturması gibi eksiklikleri tamamlayıveriyor bir anda. İşte benim kilidim de Geyikli Gece. 




" 'Geyikli gecenin arkası ağaç
Ayağının suya değdiği yerde bir gökyüzü

Çatal boynuzlarında soğuk ayışığı'
İster istemez aşkları hatırlatır
Eskiden güzel kadınlar ve aşklar olmuş
Şimdi de var biliyorum
Bir seviniyorum düşündükçe bilseniz
Dağlarda geyikli gecelerin en güzeli

Hiçbir şey umurumda değil diyorum
Aşktan ve umuttan başka
Bir anda üç kadeh ve üç yeni şarkı
Belleğimde tüylü tüylü geyikli gece duruyor" 
Turgut Uyar

13 Mart 2016 Pazar

  Hakkari'de Bir Mevsim
   İlk yazım, hayatımda önemli bir yer tutan, güzel bir kitaptan alıntılarla olsun istedim. Kitap konusuyla ve anlatımıyla bir bütün olarak benim için önemli bir yere sahip. Ancak alıntılar okurken altını iki kez çizdiğim yerlerden.
   İkinci kez okuduğumda kitap beni çok daha derinden etkiledi.  Nedeni belki ikinci okuyuşumda içinde yaşadığım günlerimin güzel bir doğu ilinde geçmesi ve o güzel doğu ilinin bembeyaz kar altında olmasıdır belki, Hakkari’de Bir Mevsim ta içime içime dokundu sanki ikinci sefer. Yahut ben büyüdüm, bilemiyorum.
   Hakkari'de Bir Mevsim, Ferit Edgü'nün 1977 senesinde yayınlanan romanı. Roman, Edgü'nün 1964 senesinde Hakkari'nin bir köyünde öğretmenken yaşadıklarından esinlenerek yazılmış. Romanımız ayrıca Bereketli Topraklar Üzerinde romanını da filme uyarlayan Erden Kıral tarafından 1983 senesinde beyaz perdeye aktarılmıştır.
   Hayalle gerçeğin harmanlandığı etkileyici kitaptan bir kaç alıntı:



“Bir ara yıkar arıtırız burayı, dedi Muhtar. Çocuklarla. Sen de çocuklarımıza tüm bildiklerini, bu konuştuğun dilini, okumanı, yazmanı öğretirsin, oldu mu? Hep iyi şeyler öğretirsin. Çünkü bizim çocuklarımız, bütün çocuklar gibi iyidir.” Syf: 22
***
“Benim için ayırdığı kitaplardan birine uzandım.(Artık içimdeki isteğe karşı  koyacak gücüm kalmamıştı.) Elimi tuttu                       
Yok, yok…hayır, şimdi değil, köyünüze gittiğinizde bakarsınız.                      
 Ama yanıldıysanız, boşuna hamallık olacak, dedim.                                   
Neden hamallık olsun? dedi. İçini çekti: Ve neden yanılmış olayım? Hem yanılmış olsam da ne çıkar? Uzun gecelerde, yalnızlığın gecelerinde, bir de bakarsınız ki, o dilinden anlamadığınız kitap, sizin dilinizden anlamaya başlamış ve size açılıyor. Bağışlayın, biraz kapalı konuşuyorum, ama demek istediğimi anladınız değil mi?” Syf: 33
***
“Tanrım! herkes tanıyor beni bu kentte.                                                              
Ya da herkes herkesi tanıyor.                                                                          
Ben hariç.                                                                                                      
Kendi dahil, kimseyi tanımayan ben hariç.” Syf: 37
***
“At yolu biliyor. Çukurları, taşları.                                                                    
Ağır ağır ilerliyor; ağır ağır, ama sekmeden, en daracık keçi yollarında
Haritasını biliyor gittiği yolun.                                                                             
At götürüyor bizi, at buluyor yolumuzu.                                                            
At buralı, biz değiliz.                                                                                     
Sonra yeni bir türkü (sözcükler, türkünün ritmi gibi kendiliğinden geliyor:)           
-Nereden nereden?                                                                                       
-Engin denizlerden / Engin denizlerden.                                                           
-Nereye nereye?                                                                                                 
-Karlı dağlara, karşı dağlara.                                                                               
-Kimlerle kimlerle?
(Bu kez cevap yok. Zorluyor kendini, ama gelmiyor cevap.)                        
Türkü yeniden:
-Kimlerle kimlerle?
Zorluyor kendini.                                                                                                
Ne kadar zorlasa da boş. Cevap yok.                                                           
Türkü üsteliyor.                                                                                                
Belli ki cevapsız kalmak istemeyen bir soru bu:
-Kimlerle kimlerle?
Bu kez bağırıyor:
-İNSANLARLA! İNSANLARLA!” Syf: 54-55
***
“ ey çaresiz
neyin çaresini arıyorsun
neyin çaresi var, neyin yok
yaz bunları bir kenara
bir gün bulursun belki çareyi
insanlar ölmesin demiyorum
istediğim ölümsüzlük değil
ne kendim, ne başkaları için
istediğim, çocuklar ölmesin
çocukların ölümüne 
dayanmıyormuşum demek
hiç çocuğu olmayan, hiç çocukluğu olmayan 
hiç çocuklarla yaşamamış ben
gözyaşlarım utancım değil
daha önce de ağladığımı ansıyorum
ama bir düşünce:
ya öbür çocuklar da ölürse 
o zaman ne yaparım
ama saçmalık bu
saçmalık mı, değil mi bilmiyorum
birden ölüveren bu bebe
saçmalık mı, değil mi bilmiyorum
bir tek şey istiyorum
çaresizliği yenmek “ Syf: 59-60
***
“Ben yabancıları severim, kim bilir, belki kendim de bir yabancı olduğum için.” Syf: 75
***
“ Orada çekeceğin fotoğrafları merakla bekliyorum. Eğer filmlerin banyosunu yaptıramazsan bana yolla ben burada yaptırırım, diyordu mektup.(…)
Ama önerisi hiç de aptalca değil. Bir an düşündüm. Yetersiz sözcüklerle anlatacağıma çek fotoğrafını yolla. Burada yaşıyorum de. çocukları anlatacağıma portrelerini çek yolla. Yetinme, ellerinin ve ayaklarının fotoğrafını çek yolla. karların üstünde şahrem şahrem yarılmış pabuçsuz, çorapsız ayakların fotoğrafını çek yolla. Köpeklerin fotoğrafını çek yolla. Çıplak, ağaçsız dalların fotoğrafını çek yolla. Ölen bebeyi, kefensiz gömülen bebeyi mezarından çıkar, çek fotoğrafını kapanmış göz kapaklarının, erimiş dudaklarının, şişmiş karnının, yolla…
Fotoğraf demek uygarlık demek. 
Tüm uygarlıkların içine sıçılan burada, bu uygar aleti al, bul buluştur, içine filmini yerleştir, objektifini ayarla, karanlık odaya gir binlerce metrekarelik fotoğraflar bas, siyah-beyaz, binlerce metrekare büyüklüğünde, kesilip yan yana yapıştırıldığında, zavallı bir insanlık freskini oluşturacak olan fotoğrafları yolla, yalnız sana bunu öneren sevgiline değil, tüm tanıdıklarına, tüm insanlara, uygarlığın ortasında yaşayan tüm insanlığa yolla ki, duvarlarını bu güzel görünümle, bu çağdaş freskle kaplasınlar ve içinde bulundukları durum için tanrılarına yatıp kalkıp şükretsinler, adaklar sunsunlar.
Yaşasın fotoğraf!
Yaşasın bunları bana yazdıran sevgilim!
Yaşasın içine sıçtığım uygarlıklar!
Onlar için yaşasın!” Syf: 80




“Ben bu okulun öğretmeni ve öğrencisiyim” Syf: 82
***
“Tanrı’ya inansa, sabahtan akşama, akşamdan sabaha kadar oturup yakaracak: Ölmesin bebeler, ölmesin bebeler, ölmesin bebeler, koru onları Tanrım! 
Tanrı’ya inanmadığına, inanamadığına yakınıyor.                                        
Kime seslenmek bu karanlık gecede?                                                              
 Bu gün doğumunda hangi sözcükleri aramak, bulmak, seçmek, yerli terine kullanmak?                                                                                                         
Ne işe yarayacak sözcükler?                                                                           
Eli-kolu kırık, yaralı, yabanıl bi hayvan gibi kıvranıyor yatağında.” Syf: 95-96
***
“Onlara döndüm, elimden geldiğince gülümseyerek, hadi çocuklar, dedim, dersimiz oyun. Dışarı çıkalım. Hep birlikte bir kardan adam yapalım. Burnuna koyacağımız havuç yok, ama bir tezek parçası koyarız. Göz olarak koyacağımız kara zeytinlerimiz yok, ne yapalım biz de gözlerini oyarız. Eline vereceğimi bir süpürge yok, ama bir çifte veririz. Dergilerdeki kardan adamlara benzemeyecek ama, aldırmayın, bizim kardan adamımız da böyle olur, deriz soranlara. Soran olursa.                                                                                                         
Bahara değin yaşar dağ başında yapılan kardan adam.” Syf: 118
***
“Alaaddin geliyor. Gece.
Hoca, benim kardeş hasta, diyor.
Nesi var? diyorum.
Ateşi var çok, diyor. ölecek.
İlaç vereyim mi? diyorum.
Hayır, portakal ver, diyor.
portakal yememiştir hiç.“  Syf: 137