İlk yazım, hayatımda önemli bir yer tutan, güzel bir kitaptan alıntılarla olsun istedim. Kitap konusuyla ve anlatımıyla bir bütün olarak benim için önemli bir yere sahip. Ancak alıntılar okurken altını iki kez çizdiğim yerlerden.
İkinci kez okuduğumda kitap beni çok daha derinden etkiledi. Nedeni belki ikinci okuyuşumda içinde yaşadığım günlerimin güzel bir doğu ilinde geçmesi ve o güzel doğu ilinin bembeyaz kar altında olmasıdır belki, Hakkari’de Bir Mevsim ta içime içime dokundu sanki ikinci sefer. Yahut ben büyüdüm, bilemiyorum.
Hakkari'de Bir Mevsim, Ferit Edgü'nün 1977 senesinde yayınlanan romanı. Roman, Edgü'nün 1964 senesinde Hakkari'nin bir köyünde öğretmenken yaşadıklarından esinlenerek yazılmış. Romanımız ayrıca Bereketli Topraklar Üzerinde romanını da filme uyarlayan Erden Kıral tarafından 1983 senesinde beyaz perdeye aktarılmıştır.
Hayalle gerçeğin harmanlandığı etkileyici kitaptan bir kaç alıntı:
“Bir ara yıkar arıtırız burayı, dedi Muhtar. Çocuklarla. Sen de çocuklarımıza tüm bildiklerini, bu konuştuğun dilini, okumanı, yazmanı öğretirsin, oldu mu? Hep iyi şeyler öğretirsin. Çünkü bizim çocuklarımız, bütün çocuklar gibi iyidir.” Syf: 22
***
“Benim için ayırdığı kitaplardan birine uzandım.(Artık içimdeki isteğe karşı koyacak gücüm kalmamıştı.) Elimi tuttu
Yok, yok…hayır, şimdi değil, köyünüze gittiğinizde bakarsınız.
Ama yanıldıysanız, boşuna hamallık olacak, dedim.
Neden hamallık olsun? dedi. İçini çekti: Ve neden yanılmış olayım? Hem yanılmış olsam da ne çıkar? Uzun gecelerde, yalnızlığın gecelerinde, bir de bakarsınız ki, o dilinden anlamadığınız kitap, sizin dilinizden anlamaya başlamış ve size açılıyor. Bağışlayın, biraz kapalı konuşuyorum, ama demek istediğimi anladınız değil mi?” Syf: 33
***
“Tanrım! herkes tanıyor beni bu kentte.
Ya da herkes herkesi tanıyor.
Ben hariç.
Kendi dahil, kimseyi tanımayan ben hariç.” Syf: 37
***
“At yolu biliyor. Çukurları, taşları.
Ağır ağır ilerliyor; ağır ağır, ama sekmeden, en daracık keçi yollarında
Haritasını biliyor gittiği yolun.
At götürüyor bizi, at buluyor yolumuzu.
At buralı, biz değiliz.
Sonra yeni bir türkü (sözcükler, türkünün ritmi gibi kendiliğinden geliyor:)
-Nereden nereden?
-Engin denizlerden / Engin denizlerden.
-Nereye nereye?
-Karlı dağlara, karşı dağlara.
-Kimlerle kimlerle?
(Bu kez cevap yok. Zorluyor kendini, ama gelmiyor cevap.)
Türkü yeniden:
-Kimlerle kimlerle?
Zorluyor kendini.
Ne kadar zorlasa da boş. Cevap yok.
Türkü üsteliyor.
Belli ki cevapsız kalmak istemeyen bir soru bu:
-Kimlerle kimlerle?
Bu kez bağırıyor:
-İNSANLARLA! İNSANLARLA!” Syf: 54-55
***
“ ey çaresiz
neyin çaresini arıyorsun
neyin çaresi var, neyin yok
yaz bunları bir kenara
bir gün bulursun belki çareyi
insanlar ölmesin demiyorum
istediğim ölümsüzlük değil
ne kendim, ne başkaları için
istediğim, çocuklar ölmesin
çocukların ölümüne
dayanmıyormuşum demek
hiç çocuğu olmayan, hiç çocukluğu olmayan
hiç çocuklarla yaşamamış ben
gözyaşlarım utancım değil
daha önce de ağladığımı ansıyorum
ama bir düşünce:
ya öbür çocuklar da ölürse
o zaman ne yaparım
ama saçmalık bu
saçmalık mı, değil mi bilmiyorum
birden ölüveren bu bebe
saçmalık mı, değil mi bilmiyorum
bir tek şey istiyorum
çaresizliği yenmek “ Syf: 59-60
neyin çaresini arıyorsun
neyin çaresi var, neyin yok
yaz bunları bir kenara
bir gün bulursun belki çareyi
insanlar ölmesin demiyorum
istediğim ölümsüzlük değil
ne kendim, ne başkaları için
istediğim, çocuklar ölmesin
çocukların ölümüne
dayanmıyormuşum demek
hiç çocuğu olmayan, hiç çocukluğu olmayan
hiç çocuklarla yaşamamış ben
gözyaşlarım utancım değil
daha önce de ağladığımı ansıyorum
ama bir düşünce:
ya öbür çocuklar da ölürse
o zaman ne yaparım
ama saçmalık bu
saçmalık mı, değil mi bilmiyorum
birden ölüveren bu bebe
saçmalık mı, değil mi bilmiyorum
bir tek şey istiyorum
çaresizliği yenmek “ Syf: 59-60
***
“Ben yabancıları severim, kim bilir, belki kendim de bir yabancı olduğum için.” Syf: 75
***
“ Orada çekeceğin fotoğrafları merakla bekliyorum. Eğer filmlerin banyosunu yaptıramazsan bana yolla ben burada yaptırırım, diyordu mektup.(…)
Ama önerisi hiç de aptalca değil. Bir an düşündüm. Yetersiz sözcüklerle anlatacağıma çek fotoğrafını yolla. Burada yaşıyorum de. çocukları anlatacağıma portrelerini çek yolla. Yetinme, ellerinin ve ayaklarının fotoğrafını çek yolla. karların üstünde şahrem şahrem yarılmış pabuçsuz, çorapsız ayakların fotoğrafını çek yolla. Köpeklerin fotoğrafını çek yolla. Çıplak, ağaçsız dalların fotoğrafını çek yolla. Ölen bebeyi, kefensiz gömülen bebeyi mezarından çıkar, çek fotoğrafını kapanmış göz kapaklarının, erimiş dudaklarının, şişmiş karnının, yolla…
Fotoğraf demek uygarlık demek.
Tüm uygarlıkların içine sıçılan burada, bu uygar aleti al, bul buluştur, içine filmini yerleştir, objektifini ayarla, karanlık odaya gir binlerce metrekarelik fotoğraflar bas, siyah-beyaz, binlerce metrekare büyüklüğünde, kesilip yan yana yapıştırıldığında, zavallı bir insanlık freskini oluşturacak olan fotoğrafları yolla, yalnız sana bunu öneren sevgiline değil, tüm tanıdıklarına, tüm insanlara, uygarlığın ortasında yaşayan tüm insanlığa yolla ki, duvarlarını bu güzel görünümle, bu çağdaş freskle kaplasınlar ve içinde bulundukları durum için tanrılarına yatıp kalkıp şükretsinler, adaklar sunsunlar.
Yaşasın fotoğraf!
Yaşasın bunları bana yazdıran sevgilim!
Yaşasın içine sıçtığım uygarlıklar!
Onlar için yaşasın!” Syf: 80
Ama önerisi hiç de aptalca değil. Bir an düşündüm. Yetersiz sözcüklerle anlatacağıma çek fotoğrafını yolla. Burada yaşıyorum de. çocukları anlatacağıma portrelerini çek yolla. Yetinme, ellerinin ve ayaklarının fotoğrafını çek yolla. karların üstünde şahrem şahrem yarılmış pabuçsuz, çorapsız ayakların fotoğrafını çek yolla. Köpeklerin fotoğrafını çek yolla. Çıplak, ağaçsız dalların fotoğrafını çek yolla. Ölen bebeyi, kefensiz gömülen bebeyi mezarından çıkar, çek fotoğrafını kapanmış göz kapaklarının, erimiş dudaklarının, şişmiş karnının, yolla…
Fotoğraf demek uygarlık demek.
Tüm uygarlıkların içine sıçılan burada, bu uygar aleti al, bul buluştur, içine filmini yerleştir, objektifini ayarla, karanlık odaya gir binlerce metrekarelik fotoğraflar bas, siyah-beyaz, binlerce metrekare büyüklüğünde, kesilip yan yana yapıştırıldığında, zavallı bir insanlık freskini oluşturacak olan fotoğrafları yolla, yalnız sana bunu öneren sevgiline değil, tüm tanıdıklarına, tüm insanlara, uygarlığın ortasında yaşayan tüm insanlığa yolla ki, duvarlarını bu güzel görünümle, bu çağdaş freskle kaplasınlar ve içinde bulundukları durum için tanrılarına yatıp kalkıp şükretsinler, adaklar sunsunlar.
Yaşasın fotoğraf!
Yaşasın bunları bana yazdıran sevgilim!
Yaşasın içine sıçtığım uygarlıklar!
Onlar için yaşasın!” Syf: 80

“Ben bu okulun öğretmeni ve öğrencisiyim” Syf: 82
***
“Tanrı’ya inansa, sabahtan akşama, akşamdan sabaha kadar oturup yakaracak: Ölmesin bebeler, ölmesin bebeler, ölmesin bebeler, koru onları Tanrım!
Tanrı’ya inanmadığına, inanamadığına yakınıyor.
Kime seslenmek bu karanlık gecede?
Bu gün doğumunda hangi sözcükleri aramak, bulmak, seçmek, yerli terine kullanmak?
Ne işe yarayacak sözcükler?
Eli-kolu kırık, yaralı, yabanıl bi hayvan gibi kıvranıyor yatağında.” Syf: 95-96
***
“Onlara döndüm, elimden geldiğince gülümseyerek, hadi çocuklar, dedim, dersimiz oyun. Dışarı çıkalım. Hep birlikte bir kardan adam yapalım. Burnuna koyacağımız havuç yok, ama bir tezek parçası koyarız. Göz olarak koyacağımız kara zeytinlerimiz yok, ne yapalım biz de gözlerini oyarız. Eline vereceğimi bir süpürge yok, ama bir çifte veririz. Dergilerdeki kardan adamlara benzemeyecek ama, aldırmayın, bizim kardan adamımız da böyle olur, deriz soranlara. Soran olursa.
Bahara değin yaşar dağ başında yapılan kardan adam.” Syf: 118
***
“Alaaddin geliyor. Gece.
Hoca, benim kardeş hasta, diyor.
Nesi var? diyorum.
Ateşi var çok, diyor. ölecek.
İlaç vereyim mi? diyorum.
Hayır, portakal ver, diyor.
portakal yememiştir hiç.“ Syf: 137
Nesi var? diyorum.
Ateşi var çok, diyor. ölecek.
İlaç vereyim mi? diyorum.
Hayır, portakal ver, diyor.
portakal yememiştir hiç.“ Syf: 137

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder